Prekarya ilk isimlendirildiği hâliyle güvencesiz bir sınıfı (precarity + proletariat) işaret ediyordu ancak hâlâ bir sınıf mı, durum mu olduğu konusundaki tartışmalar devam ediyor. Ben ise bu hususlara aldırış etmeden sizlerle prekaryalaşma olgusunu sosyal ve maddi koşullarımızı anlamlandırabileceğimiz ve dönüştürebileceğimiz bir araç olarak kabaca incelemeyi istiyorum. Yetmişlerin ortasından itibaren iç krizlerine dayanamayan fordist ağır/katı kapitalizmin emek örgütlenmesi terk edilip "başka alternatif yok" ile sloganlaşan, daha büyük kâra, sömürüye ve serbestleşmeye dayanan yeni neoliberal ekonomi politikaları emekçilere dayatıldı. Zaman ve mekân arasındaki tüm sınırları ortadan kaldıran küreselleşen kapitalizmin nitelikleri üretimin merkezsizleşmesi, ağ tipi bir üretime geçiş, emek gücünün nitelik ve çalışma koşulları bakımından esnekliğe zorlanması, hizmetleşmenin dolayısıyla kadın emeğinin işgücüne katılımının artmasıyla ücretlerde meydana gelen düşüş, toplu pazarlık ve sendika hakkı gibi en temel emekçi haklarının bir kenara itilmesi idi. Emek gücü sömürüsüne dayanan piyasalara sokulan esneklik kavramıyla işçi sınıfı ve orta sınıfın bir bölümünün “keynesyen” dönemde sınıf savaşımıyla kazandığı bütün güvenceleri ellerinden alınmıştı. Bu şartların sonucu olar-
ak olarak güvencesiz, istikrarsız, kayıt dışı işlerde yetersiz ücretlerle çalışan bireylerin sayısı arttı. Bunların yanı sıra bu bireyler kendisinin ve muhatabının kabullenebileceği meslekî bir kimlikten de yoksundular. Uzun lafın kısası, prekaryalaşan bireylerin sayısı dünya genelinde artarak arttı. Hepsine sunulan kariyer ve deneyim vaatleri benzerdi fakat bu vaatlere kanmanın bedeli güvencesiz bir varoluş ve aslen kendilerine ait olamayan bir gündelik yaşam idi. Prekaryalaşan grupların kapsam alanının muğlaklığı ve heterojen yapısı nedeniyle kategorize etmek zor ancak Standing “Prekarya” (2022) adlı kitabında prekaryanın kapsam alanı içindeki temel grupları: geçici işlerde çalışmak durumunda olanlar, yarı zamanlı istihdam edilenler, bağımsız yüklenici olarak çalışanlar, çağrı merkezi çalışanları, stajyerler, geçici işçiler, sözleşmeliler, suçlular, sabıkalılar, kariyer
yolunu terk eden yarı zamanlı çalışanlar (yazar bunların çoğunun kadınlar olduğunu söylemektedir) şeklinde sıralıyor. Bu gruplar için elle tutulur mal üreterek değil hizmet üreterek/hizmetleşerek sermayenin erkini ve hacmini büyütüyor. Kol emeğinden ziyade kafa emeği baskınlığı, akışkanlaşan işbölümü, iş yeri ve kamusal alanın iç içeliği, zaman üzerindeki kontrolün kaybı, kişinin birden fazla işe ve sözleşmeye tabi olarak tek mesleki kimlikte sabitleşememesi hizmetleşmenin kabaca tanımıdır. Bu belirsizlik durumu kendini gerçekleştirememiş otomatlaşan bireyin varoluşsal ve sosyal sorunlarının temel sebeplerinden biri. Bu tarz bir belirsizlik halinin en büyük tehlikesi buna maruz kalan grupların neofaşist ve popülist siyasetçilerin tarafına geçiyor olmasıdır. Ortak bir tarih var ancak paylaşılan bir mücadele anlatısı yok. Bu koşullar altında karakter aşınır.
Ülkemizde prekaryalaşan çalışan gençler yeni bir geleceğin öncüsü ve yapıcı öfkenin kaynağı olabilirler. Empatinin yittiği, bir davaya sahip olmanın demode bir kölelik olarak algılandığı çağımızda prekaryanın kendini ve sınıf mücadelesini tanımaya, nesnel değerler oluşturmaya, enternasyonal bir birliğe ihtiyacı var. Proletaryayla bağdaşık hâliyle doğru kitlesel strateji ve talepler ortaya konursa ciddi dönüştürücü kazanımlar elde edebilirler.
